Zekâ ilerlerken geride kalan

Meksika'da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli Kızılderili rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve öylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar.

Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyulduktan sonra tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar. Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor:

- Hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup yok yere saatlerce bekledik?

Yaşlı rehberin cevabı:

- Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok geride kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik.

Eğer yürürken bile ruhlar böyle geride kalıyorsa yüksek hızlı trenle gidenin, uçakla uçanın, rokete binenin vay haline. Ruhlarımızla bedenimiz birlikte hareket etmeli mi, biri diğerini beklemeli mi tam emin değilim ama birbirine refakat etmesi gereken iki şey var: Zekâ ve ahlâk. Hatta zekâ biraz geriden yürüse hiç fena olmayacak.

Lâkin günümüzde zekâ sürekli gelişen, gelişmesi için uğraşılan, sürekli yatırım yapılan bir şey. Anne babalar sürekli çocuğunun zekâsına yatırım yapıyorlar. Zekâ geliştiren oyunlar, oyuncaklar, gıdalar vs. derken zekâ arşa çıkıyor. Ahlâk arkasından nefes nefese ona yetişmeye çalışıyor. Zekâ bıçkın bir delikanlı gibi kalabalığı yara yara ilerlerken ahlâk "Afedersiniz, müsaadenizle, lütfen, bi saniye." gibi sözlerle ilerleme telâşında. Bazı anne babalar ahlâkı, çocuğunun zekâsının gelişiminde bir ayak bağı olarak görüyor hatta. Çocuğunuz zekî ama çalışmıyor sözünü duyunca gözlerinden gurur fışkıran anne babalar, çocuğunun utangaçlığını kusur gibi görüyor. Utanmaktan utanılır mı be! Ah ne olurdu daha az zekî olaydık da biraz daha fazla utanaydık! "Şimdi ahlâklı olmanın sırası mı? Çocuğumun kazanması gereken bir sınav var. Bunun için çok soru çözmeli. O kadar çok soru çözmeli ki sorunun gelişinden gidişatını anlamalı, gelişine vurmalı doksana takmalı. Kahretsin, komşunun çocuğu 200 soru çözüyormuş günde. Benim çocuğum 300'e çıkmazsa sınavı kazanamaz. Kazanamazsa istediği(m) o okula gidemez. O havalı beyaz önlüğü giyemez. Önce şıkları, sonra arkadaşlarını elemeli, o okulu kazanmalı. Diplomayı almalı." Sonra gelsin Yenidoğan Çetesi. Sebep: Ahlâk geride kaldı.

Ah biraz durabilsek, kalp atışlarımız gibi sürekli içimizde olan vicdanımızın sesine kulak verebilsek o bize ahlâkın gerektirdiği şeyi hatırlatacak ama durmuyoruz ki. İleri, ileri, hep ileri! Önüne bakmazsan ilerisi senin uçurumun olur.

"Yea iyi diyosun hoş diyosun da zekâ geliştiren oyuncak gibi, balık yağı felan gibi ahlâkı geliştiren bi şeyler var mı? Çünkü bazen ahlâk da lâzım oluyo biliyo musun! Geçenlerde iki delikanlı, çocuk parkında küfürlü küfürlü konuşup duruyorlardı. Uyaralım dedik iyice zıvanadan çıktılar." Maalesef öyle bi şey yok. Ahlâk sadece başkalarının çocuklarına lâzım olan bi şey değil. Ahlâk herkes için gerekli. Hatta en çok büyükler için gerekli. Çünkü görgülü kuşlar gördüğünü işler. Ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı olur. Armut dibine düşer. Kız anadan öğrenir sofra açmayı, oğul babadan öğrenir sohbet gezmeyi.

Ahlâklı olmak için bir bedene sahip olduğun gibi ruha da sahip olduğunun farkında olmak gerekiyor. Bu dünyaya inandığından daha fazla ahirete inanmak gerekiyor. Yoksa zekâsıyla kazanırken neleri kaybettiğini göremez insan. Kaybediyormuş gibi gözüktüklerinden acıyan gözlerle baktığı insanların neyi kazandığını hiç bilemez.

Not: Genç İstikbâl Dergisinin Haziran 2026 tarihli 297. sayısında yayımlanmıştır. 

Share