Görünen adam
Biz çocukken görünmezlik daha popülerdi. Bazı duvar sohbetlerinde "Görünmez olsan n'apardın?" temalı konuşmalar uzar giderdi. Görünür olma dezavantajından kurtulunca (!) yapılabilecek şeyler, herkesin hayal gücüyle ve biraz da ahlâkıyla sınırlıydı. Eğer ortamda Allah korkusu olan en az bir kişi varsa konu "Görünmez de olsan Allah görüyor abi." cümlesiyle bağlanırdı. Sonra herkes mobesesiz sokaklardan evlere dağılırdı, zihninde "Allah her şeyi nasıl görüyor ki?" sorularıyla.
Sonra bi şeyler değişti. Güvenlik gerekçesiyle sokaklardaki kameralar arttı. Kameralar arttıkça sokaklar daha tehlikeli hâle geldi. Sokaklar daha tehlikeli hâle geldikçe kameralar... Bu böyle birbirini besleyen iki canavara dönüşedursun kameralar insanların ceplerine girdi. Duvar dibinde yaptığımız laklaklar sosyal medyada layk layk'a dönüştü. Duvar dibi sohbetlerimiz, tartışmalarımız orada bir hatıra olarak kalıyordu. Oysa sosyal medyada yapıp ettiklerimiz orada olmayanlar tarafından da görülebiliyordu. Her görülme "layk" demekti. Başkaları tarafından beğenilmek, görülmek iç gıcıklayıcı bir şeydi. Artık yapıp ettiğimiz her şeyi başkalarının da gördüğünü düşünerek yapıp etmeye başlamıştık. Bu samimiyeti yok etti. Sonra daha fazla kişi görsün diye bize ait olmayan davranışlar sergilemeye başladık. Bu da kişiliğimizi yok etti. Sonra tek kaygımız görülmek oldu. Görüldükçe yok olduk. Nerede ne yapıyorsak yapalım Allah bizi görüyor diye düşündüğümüz yıllarda bir tane Rabbimiz vardı. Şimdi nerede ne yapıyorsak yapalım herekese gösterme kaygımızdan dolayı milyonlarca rab edinmiş olduk. Rab, terbiye eden demek, çok rab ise çok terbiyenin aksine terbiyesizlik gibi bir şeye tekâbül ediyor.
Meselenin açıklığa kavuşması için sizi şu mini hikâye ile baş başa bırakayım:
Okul koridorundan teneffüse çıkmakta olan genç, yerdeki çöpün yanından geçip gidiyordu. Okulun daha güvenli (!) bir yer olması için yerleştirilmiş ve kendisine bir namlu gibi yönelmiş olan kamerayla göz göze gelen genç ani bir aydınlanma yaşadı. Yerdeki çöp kendisine birden çeyrek altın gibi göründü. Hemen eğilip çöpü aldı ve koridordaki çöp kutusuna attı. O an okulun ses sisteminden alkışlar, ıslıklar gelmesini, müdürün ismini anons etmesini ve kendisini odasına çağırmasını da beklemedi değil. Lâkin bunların hiçbiri olmadı. Belli ki müdür çeyrek altını cuma günü İstiklâl Marşı töreninde verecekti. Lan yoksa kamera o sırada bozuk muydu, yoksa kameranın açısına mı girememişti? Bi terslik olmasındı! Yok ya kamera niye bozuk olsundu ki... Evet evet, müdür kendisini tüm okulun gözü önünde onurlandıracaktı. Cuma günü geldi çattı. Müdür eline mikrofonu aldı. Klasik uyarılarını yaptı ve İstiklâl Marşı okundu. Tören bitti, herkes gitti. Bizim genç kendisini enayi gibi hissetti. Çeyrek altın önce gram altına dönüştü, sonra daha da küçüldü küçüldü ve dram altın oldu. Anlaşılan o çöpü attığını bir Allah biliyordu bir de kendisi. Allah biliyordu düşüncesi kafasında birkaç kez yankılandı. Derken zihninde bir terazi belirdi. Terazinin bir tarafında Allah rızası diğer kefede insanların alkışı, çeyrek altın ve diğer umdukları vardı. Utanır gibi oldu. Tüm bunları düşünürken herkesin dağıldığını ve tören alanında bir başına kaldığını fark etmemişti bile. Sonra omzuna bir el dokundu. Bu el okul müdürüne aitti. Sen evine gitmeyecek misin, dedi müdür babacan bir sesle. Genç mahcubiyetle kekeledi ve "Gi gideceğim hocam. İyi tatiller." dedi. O giderken müdür arkasından bakıyor ve "Garip, garip bir çocuk ama terbiyeli. Koridordaki çöpü o almasa belki kimse almayacaktı. Allah razı olsun." diye mırıldanıyordu.
Hikâye böyle evet. Yazıyı da şöyle bağlayalım. Bize bir hicret lâzım. Herkes görsün düşüncesinden "Allah bilsin yeter." düşüncesine doğru bir hicret.
Sonra bi şeyler değişti. Güvenlik gerekçesiyle sokaklardaki kameralar arttı. Kameralar arttıkça sokaklar daha tehlikeli hâle geldi. Sokaklar daha tehlikeli hâle geldikçe kameralar... Bu böyle birbirini besleyen iki canavara dönüşedursun kameralar insanların ceplerine girdi. Duvar dibinde yaptığımız laklaklar sosyal medyada layk layk'a dönüştü. Duvar dibi sohbetlerimiz, tartışmalarımız orada bir hatıra olarak kalıyordu. Oysa sosyal medyada yapıp ettiklerimiz orada olmayanlar tarafından da görülebiliyordu. Her görülme "layk" demekti. Başkaları tarafından beğenilmek, görülmek iç gıcıklayıcı bir şeydi. Artık yapıp ettiğimiz her şeyi başkalarının da gördüğünü düşünerek yapıp etmeye başlamıştık. Bu samimiyeti yok etti. Sonra daha fazla kişi görsün diye bize ait olmayan davranışlar sergilemeye başladık. Bu da kişiliğimizi yok etti. Sonra tek kaygımız görülmek oldu. Görüldükçe yok olduk. Nerede ne yapıyorsak yapalım Allah bizi görüyor diye düşündüğümüz yıllarda bir tane Rabbimiz vardı. Şimdi nerede ne yapıyorsak yapalım herekese gösterme kaygımızdan dolayı milyonlarca rab edinmiş olduk. Rab, terbiye eden demek, çok rab ise çok terbiyenin aksine terbiyesizlik gibi bir şeye tekâbül ediyor.
Meselenin açıklığa kavuşması için sizi şu mini hikâye ile baş başa bırakayım:
Okul koridorundan teneffüse çıkmakta olan genç, yerdeki çöpün yanından geçip gidiyordu. Okulun daha güvenli (!) bir yer olması için yerleştirilmiş ve kendisine bir namlu gibi yönelmiş olan kamerayla göz göze gelen genç ani bir aydınlanma yaşadı. Yerdeki çöp kendisine birden çeyrek altın gibi göründü. Hemen eğilip çöpü aldı ve koridordaki çöp kutusuna attı. O an okulun ses sisteminden alkışlar, ıslıklar gelmesini, müdürün ismini anons etmesini ve kendisini odasına çağırmasını da beklemedi değil. Lâkin bunların hiçbiri olmadı. Belli ki müdür çeyrek altını cuma günü İstiklâl Marşı töreninde verecekti. Lan yoksa kamera o sırada bozuk muydu, yoksa kameranın açısına mı girememişti? Bi terslik olmasındı! Yok ya kamera niye bozuk olsundu ki... Evet evet, müdür kendisini tüm okulun gözü önünde onurlandıracaktı. Cuma günü geldi çattı. Müdür eline mikrofonu aldı. Klasik uyarılarını yaptı ve İstiklâl Marşı okundu. Tören bitti, herkes gitti. Bizim genç kendisini enayi gibi hissetti. Çeyrek altın önce gram altına dönüştü, sonra daha da küçüldü küçüldü ve dram altın oldu. Anlaşılan o çöpü attığını bir Allah biliyordu bir de kendisi. Allah biliyordu düşüncesi kafasında birkaç kez yankılandı. Derken zihninde bir terazi belirdi. Terazinin bir tarafında Allah rızası diğer kefede insanların alkışı, çeyrek altın ve diğer umdukları vardı. Utanır gibi oldu. Tüm bunları düşünürken herkesin dağıldığını ve tören alanında bir başına kaldığını fark etmemişti bile. Sonra omzuna bir el dokundu. Bu el okul müdürüne aitti. Sen evine gitmeyecek misin, dedi müdür babacan bir sesle. Genç mahcubiyetle kekeledi ve "Gi gideceğim hocam. İyi tatiller." dedi. O giderken müdür arkasından bakıyor ve "Garip, garip bir çocuk ama terbiyeli. Koridordaki çöpü o almasa belki kimse almayacaktı. Allah razı olsun." diye mırıldanıyordu.
Hikâye böyle evet. Yazıyı da şöyle bağlayalım. Bize bir hicret lâzım. Herkes görsün düşüncesinden "Allah bilsin yeter." düşüncesine doğru bir hicret.
Not: Genç İstikbâl Dergisinin Nisan 2026 tarihli 295. sayısında yayımlanmıştır.
